Kendi Geminin Kaptanı Olmak

Kendi Geminin Kaptanı Olmak

29Eki

2018

yazılarım

Kendi Geminin Kaptanı Olmak

Carl Gustav Jung demiştir ki ‘’ Kişinin yaşadığı huzursuzluğu, mutsuzluğu, gerginliği, sıkıntısı ve depresyonu onu uyandırmaya çalışan önemli dostlarıdır.’’

 

Tabi ki bu uyarıların farkına varırsak, bu duyguların bize ne anlatmaya çalıştığını en kısa sürede anlayabiliriz. Aksi takdirde yaşanılan acı gitgide içimizde büyür, ta ki gerçekten desteğe ihtiyacımız olduğunu anlayana kadar. Belki de bu sıkıntıların çoğu yalnızlığımızda açığa çıkar. Çünkü nihayetinde yalnızlığımızda içimize yönelebilecek boş vakti bulmuşuzdur. Böyle vakitlerde yalnızlık içimizdeki tüm duyguları, düşünceleri ve inançları yeniden anlamlandırmak için gerekli bir duygudur. Bellidir ki hissedilen kötü duyum, bir şeylerin yolunda gitmediğinin uyarısıdır. Her ne zaman kendi özgürlük yolumuzun aldığımız sorumluluklardan geçtiğini anlarsak o zaman değişim başlar.

 Bir kaptanın geminin dümenine ne zaman geçmesi gerektiğini ve ne zaman boş bırakması gerektiğini iyi bilmesi gerekir yoksa rotadan şaşacaktır. Yaşadığımız çağ bizleri otomatik pilotta yaşamaya koşullandırdı. Bunu görebilmek için doğaya bakmamız yeterli. En basitinden artık doğanın vahşi tarafıyla yüzleşmemiz gereken büyük mücadeleler vermiyoruz. İnsanoğlu olarak medeniyet oluşturabildik ve sınırlarımız içerisinde kendi kanunlarımızla doğayı buduyoruz. Bunun hem iyi hem de kötü yanları var. Gelişebilmek ve türümüzün devamlılığını sağlayabilmek için zekamızı kullandık. Güvenlik arayışına ihtiyacımız kalmamışken şimdiyse kendimizi kendimizden korumak için uğraşıyoruz. Bu hale gelişimizin pek tabi ki görünür sebepleri var.

Medeniyeti oluşturduktan sonra otomatik pilotun devreye sokulmasının bir aşamasında fabrikalarda ürettiğimiz ürünlerin hazır biçimde bize sunulması ile emeğin değer kaybına uğraması yer alıyor. Eskiden besin, barınma vb. ihtiyaçlarımızı giderebilmek için gösterdiğimiz emek, şimdi daha azını vererek daha çoğunu elde ettiğimiz bir durum haline geldi. Evrimsel açıdan avantajlı bir durumdur ancak üzerimizdeki yıkıcı etkilerini görmezden gelemeyiz. Tükettiğimiz ve kullandığımız ürünlerin güvenilir olduğuna inanarak kaygımızı telafi edebiliyoruz. Ancak kanser kayıtlarına baktığımızda son 50 yılda ürkütücü derecede bir artış olduğunu da görebiliyoruz.

Bir diğer otomatik pilot özelliğine gelince artık insanın kendi hayatının sınırlarını çizerken dahi belirlenmiş bir ölçüde gittiği, toplum için en normal görünene uyum sağladığı ve kendisi için doğru olana bile başkalarının karar verdiği bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. En çok da bu yüzden kendimiz olamıyoruz. Bu çok doğaldır çünkü dışardan gelen beklentilere uyum sağladığımız sürece kendimizi güvende hissetmeyi öğrendik. Kendi gerçek arzularımızla bizden beklenenler çatışma girdiğinde kendimizi kötü hissederiz. Elbette ki ne tümden topluma karşı olma dürtüsünü ne de tümden kendi arzu ideallerimizi gerçekleştirmek durumundayız. Her birimiz toplumun bireyleri olarak onun bir parçasıdır ve aynı zamanda zihnimizde kabul ettiğimiz toplum da bizim bir parçamızdır. Doğal kültürümüzün bizden bekledikleriyle tüketim kültürünün beklentilerini ayırt edebilmemiz gereklidir. Zira günümüzde tüketim odaklı yaşam tarzı önplana geçerek doğal olan kültürümüzü şekillendirmeye başlamıştır. Bilginin aydınlatıcı ışığıyla bu gibi bir çok çatışmalarımızı çözebilir ve doğru algıyla, hem toplumun hem de kendi isteklerimizin uyumlu hale gelmesini sağlayacak bir denge kurabiliriz. 

Çocukların büyük bir heves ve merak duygusuyla sordukları sorular vardır. İşte bu sorular kendini ve dünyayı anlaması, konumlandırması için elzemdir. Eğer ki bu sorulara umursamaz ve yanlış algı yaratacak cevaplar verirsek çocuğun da zihni buna göre şekillenir. Tabi ki kendi içinde doğru algılara erişebilmiş bir kişi ziyadesiyle doğru algıları aktarabilecektir. Kendimizle yeterince ilgilenebilirsek onlar için de en doğru olanı sunabiliriz. Bu sayede çocukların kendini keşfetme arzusuna destek olmuş oluruz ve hayatı bir öğretmen olarak kabul etmelerinde büyük bir yerimiz olur. Sorgulamayı, keşfetmeyi bırakmış insan kendinin önemli bir parçasını yarı yolda bırakmıştır.

Önceki nesle nazaran böyle durumların etkileri artık günümüzde kendini daha çok gösteriyor. Sisteme yani tüketim kültürüne aşırı derecede güvenen aileler, hem kendi hem de toplum için aydın bir insan olma idealini öngörmeden çocuklarını standart bir geleceğe yönlendiriyorlar. Bu sayede tüketim kültürünü canlı tutmayı amaçlayan büyük şirketler ve yönetimler, çok kuvvetli bir ihtiyaç kaynağı olan medyayı kullanarak çocukları istedikleri gibi budayabiliyor ve arzularını tek tipleştirerek bencilleştirmeye yönlendiriyorlar. Çocuklar, dayanışma ve birlikteliğin önemini anlamaktan yoksun olarak bireyci düşünce yapısında, beğeni ve ilgiyle beslenen bir kişilik yapısında gelişiyorlar. Bunu ebeveynlerin sürekli gözlerinin önünde olan ve her dakika elimizde tuttuğumuz bir şeyle yapıyorlar: Akıllı telefonlar. İçinde sınırsız erişim kaynağının olduğu ve her dakika yeni bir bildirim ile bombardıman yapan bir alet. Ne kadar fazla mesaj o kadar olunması beklenen kişi demektir. Ne kadar fazla beğeni o kadar önemli olan kişi demektir.  Böylece çocuklarımız kendilerini otomatik pilota bağlayarak hayatı; güzellikleri takip ederek keşfedileceği, aşkın peşinden koşabileceği, yaratıcı yeteneklerini ortaya koyduğu bir meslekte çalışabileceği bir yer olarak görmekten ziyade telefondan gelen beğenilere dayalı, çalışmanın istenmese de mecburi olduğu ve sadece paranın sözünün önemsendiği benci bir dünyaya yöneliyorlar. Huzursuzluğumuzun arkasındaki önemli sebepler bunlar değil midir? İnsanı atalet haline bürünmesi ve sorumluluklarından uzaklaşması kadar kendine ve çevresine zarar vereceği bir şey var mıdır? Kendimize dürüst ve samimi olduğumuzda çıkar peşinde olmaya programlandığımızı her birimiz fark edebiliriz. Suçlu değiliz ancak sorumluluk bizim elimizde.

İstesek de istemesek de o geminin kaptanıyız ve kimi zaman dalgalı sularla mücadele ederek kimi zamansa dingin sularda seyahat ederek rotalarımızı belirliyoruz. Nihayetinde sınırsız bir okyanusun sınırsız çeşitlilikteki adalarına yelken açıp varoluşumuzu tatmin ediyoruz. Biz ne kadar o geminin dümenini elimize almaya karar verirsek o kadar özgüvenli, ne yapacağını bilir ve huzurlu bir biçimde yolculuğa devam edebiliriz.

 

Serdar UĞURSES

 

              


Bu yazı daha önce kez okundu.

0 Yorum

Bu yazıya henüz bir yorum yapılmamış. İlk yorumu yapan siz olun!

en çok okunanlar

Gerçek Niyeti Anlamak ve Doğal Akışına Bırakmak

Gerçek Niyeti Anlamak ve Doğal Akışına Bırakmak 24 May, 2019

Kendi Geminin Kaptanı Olmak

Kendi Geminin Kaptanı Olmak 29 Eki, 2018

Mutsuzluk Gerçekten Bir Sorun Mudur ?

Mutsuzluk Gerçekten Bir Sorun Mudur ? 20 Eki, 2018

Blog Kategorileri